Posts Tagged ‘motosikletle uzun yol’

    Benim Karakarga ile yaptığım bir günlük deli sürüşlerinden biri daha. Bir günde Rumeli Seferi. Üç şehir, Tekirdağ, Kırklareli ve Edirne. Bir başka deneyim ve bir anlamda testti benim için, hem kendimi hem Karakarga’yı. Gerçi Karakarga testi EMOK sürüşünde zaten geçmişti ama bu kez soğuk havada denenmiş oldu. Benim içinse bir anlamda Iron Butt oldu bu yolculuk. Rapor aşağıda.
Rumeli Seferi (Tekirdağ, Kırklareli, Edirne)     Bir başka Mad Run mı demeli buna, galiba öyle desem yeri var zira başlıkta yazan üç şehrin merkezini bir günde dolaşıp İstanbul’a geri döndüm. Biraz deli işi olduğunu kabul ediyorum, ama normal olduğumu iddia etmedim hiç bir zaman zaten.

12 Kasım Çarşamba sabahı bir haftadır planını yaptığım Rumeli Seferine çıktım. Eşimin de evde olmamasını fırsat bilip bir uzun yol yapayım dedim. Aslında başta amacım sadece Tekirdağ’a gidip dönmekti. Açıkçası Tekirdağ’a hiç gitmemiştim ve Kasım Ayı bile olsa şöyle bir gidip görmeyi düşünmeye başlamıştım bir süredir. Yani bünye yine yol istiyordu, gerisi bahaneydi. Sonra Pazartesi günü planımı büyütüp aynı gün neden Kırklareli ve Edirne’yi de görmeyeyim demeye başladım.

Yapabilir miydim? EMOK için Bilecik Pazarbaşı’nın o yokuşlu ve virajlı yollarını gidip gelen Karakarga zaten yapabilirdi, peki ya ben? Yapardım yapamazdım derken, şehir sayısını üçledim ve yapamayacağımı anladığım an, bulunduğum yerden geri dönmek üzere planımı yaptım.

Önce Tekirdağ’a gidecek oradan Kırklareli’ne, oradan da Edirne’ye geçip sonra otobandan İstanbul’a dönecektim. Öyle de oldu.

Rotam aşağıdaki gibiydi.

Sabah 06.00′da uyandım, 06.30′da teker döndü.

Hiç bir şekilde acelem yoktu, o saate trafik de başlamasına rağmen seyrekti ve akıcıydı. Büyükçekmece yakınlarında aynamda gördüğüm gün doğumunu fotoğraflayana kadar durmadım. Bu noktada dayanamaıp fotoğraf molası verdim. En son Sakarya Sürüşüne inat bu kez amacım bolca fotoğraf çekmekti, üstelik dijital fotoğraf makinesini eşim alıp götürmüştü, ve ben aslında çokça sevdiğim benim emektar Minolta’ya kalmıştım. İyi ki de öyle olmuş, çok daha keyifli oldu.(Gerçi gördüğümün fotoğrafını çekmeyi başaramamışım bunu makaraların banyosundan sonra anlayabildim, eh bu da eski teknolojinin azizliği olsun ne yapalım.)

 

    Sürmeye devam ettim. Bir gün önce işyerinde hazırladığım Yol Planına göre belirli km’lerle mola verecektim, aşağı yukarı km olarak da süre olarak da uydum plana. Sabah ayazı vardı ve sabah çıkarken askıda bana bakan termal iç yeleğimi yanıma almayı unutmuştum. Ve hep övündüğüm kışlık montum bir şekilde içine rüzgar alıyordu bir yerlerden. Bu rüzgar alış çok aşırı değildi ama yine de biraz üşüttü doğrusu. Bir yerde durup montun bel kemerini sıktım ve rüzgar biraz azaldı. Ama Tekirdağ’da içime giymek üzere polar nevinden bir şey almalıydım, ki dönüşte gece hava daha da soğuk olabilirdi.

Molalarımdan birini bu tabela önünde verdim.

İkinci molamı ise burada.

Tekirdağ’a 2 – 2,5 satte varmaktı hedefim. 2,5 saatte vardım.

Önce şehir içinde kısa bir tur attım, daha sonra Valiliğin karşısındaki parktaki simitçi dayının yanına park ettim. Dayı benim plakadan işi çözmüş olmalı ki, hemen :

- İstanbul’dan mı geldin? diye sordu.

- Evet dayı İstanbul’dan geldim. Motoru buraya bıraksam olur mu?

- Bırak tabii, ben bakarım hiç bişeycik olmaz, kaskını da bırak.

- İstanbul’dan gezmeye mi geldin?

- Evet gezmeye.

- Valla iyi gelmişsin bu havada motorla, ben burda zor duruyom ayakta. Gerçi sıkı giyinmişsin ama.

- Evet üstüm başım sağlam merak etme.

Motoru bırakıp Dayıdan bir simit aldım, yanıbaşımdaki Namık Kemal Aile Çay Bahçesi’nde çay ve simitle kahvaltımı yaptım.Yol planımı bir kez daha inceledim.

İkinci çayımı da içip, dayıya şöyle bir dolaşacağımı motoru burada bırakacağımı söyledim. Dayı aynı misafirperverlikle motoru sahiplendi ve başladım dolaşmaya.

Bir şehir en iyi yürüyerek gezilir demişti bir üstat, ben de öyle yaptım. Öncelikle sahile doğru inmeye karar verdim. Parkın karşısındaki merdivenli yoldan aşağıya yürüdüm. Sahile indiğimde aklımdan geçen Tekirdağ’ın düşündüğümden daha büyük ve daha modern bir şehir olduğuydu.

    Bir an küçük bir İzmir vardı sanki karşımda. Güzel şehirmiş vesselam, bu sahile yazın gelmek çok daha keyifli olacaktır diye iç geçirdim ve yazın eşimi de getirmeliyim diye söz verdim kendime. 

Motorcu arkadaşlarımın bir kaç kez geldiği ve benim plan yapıp yapıp bir türlü gelemediğim Tekirdağ gelinmesi gereken yerlerdenmiş gerçekten de onu anladım. Sahilden tekrar şehrin içine yöneldim ve internette görülmesi gereken yerlerin başına yazdıkları Namık Kemal Evi’ni bulmaya karar verdim. Buldum da. Namık Kemal zamanında bu evde daha doğrusu sonradan aslı gibi restore edilen bu evde yaşamış. Buraya giriş ücretsiz, sadece bağış kabul ediyorlar ve içerideki Hanımefendi çok samimi bir insan, onun oğlu da motorcu imiş. Beni üzerimdeki kıyafetlerden hemen çözdü bu sebeple. Aşağıdaki fotoğraflar oraya ait.

Burada Namık Kemal’e ve o döneme ait eşyalar sergileniyor.

 

Mustafa Kemal’e ait bir çalışma odası da var, Tekirdağ’a geldiğinde bu odayı çalışma odası olarak kullandığını söyledi görevli hanımefendi.

Ve diğer odalardan…

 

Ben aşağıdaki fotoğraftaki odaya bayıldım.

Ve tekrar dışarıdayım, görevli hanım kapıdan beni uğurladı.

Evden çıktığımdaysa kısa bir tur daha atıp son bir çay içmeye karar verdim, sonrasında Muratlı yolu üzerinden Kırklareli’ne geçecektim.

Zahire Nazırı Ahmet Ağa Camii.

Aşağıdakileri de…

Namık Kemal Parkındaki Vatan Şairinin heykelini de ışıkla boyadım sonra.

Arka planda geldiğimde çay içtiğim Namık Kemal Çay Bahçesi.

Ve aklıma almam gereken polar geldi, alışveriş yapabileceğim bir yer aranırken aradığım yer ayağıma gelmiş gibi oldu yolumun üstünde polar satan bir dükkana rastladım. Fazlaca kaliteli olmasa da işimi görecek bir polar satın aldım. Hem de Tekirdağ hatırası oldu bana. (Gece dönerken de çok işime yaradı doğrusu)

Sonrasında sabah çay içtiğim yerin tam karşısındaki çaybahçesinde son çayımı yudumladım yola çıkmadan. Çay bahçesinde içime poları giymek için bir masaya yönelmiştim ki, garson çocuk yanıma gelip

- Abi orası aile yeri, seni içeri alalım diyerek etrafı naylonla kapatılmış bölümü gösterdi. Doğrusu bu kadar modern görünümlü bir kentte haremlik selamlık uygulaması beni biraz şaşırtmadı dersem yalan olur. (Daha sonra Edirne dahil üç şehirde de bazı yerlerin bunu yaptığına tanık oldum. Buna çokça yabancı sayılmam zira bizim Sakarya dahil Anadolu’da halen bunu yapan pastahaneler, çay bahçeleri var doğrusu. Şahsi fikrim bence halkımız bu işleri çoktan aşmış durumda ve işyerleri bu ugulamayı bıraksa hiç bir sorun yaşanacağına inanmıyorum) Her neyse, içeri geçtim ve çayımı içtim. Sonra da çay ocağından Muratlı yolunu öğrenip çıktım yola.

Kısa süre sonra bir tabela pozu daha almak için durdum.

Önce Muratlı’ya oradan da Lüleburgaz’a sürdüm. Aslında yol planımda olmamasına rağmen saatin geldiğini düşündüğümden öğle yemeği için Lüleburgaz’da mola verdim ve sabah çok erken vardığım Tekirdağ’da yiyemediğim köfteyi Lüleburgaz’da yedim. Doğrusu çok da lezizdi köfteler.

Bu ninjanın burada işi ne?

Lüleburgaz’dan sonra Babaeski üzerinden hedef Kırklareli idi, bir başka hiç gitmediğim şehir.

Yol planıma neredeyse harfiyen uyarak planladığım saat olan 13.00′de Kırklareli’ne vardım.

Karnım toktu ve köfteler çay istiyordu. Karakarga’yı şehrin merkezindeki çaybahçesinin yanına başka bir motorla hoşbeş etsin diye bırakıp hemen bir masaya kurulup çay söyledim. Kırklareli’nde fazlaca dolaşamadım doğrusu, zira daha Edirne vardı hedefte. Yalnız buraya dair de izlenimim yine insanların sıcak tavırları ve modernliği oldu.

Avrupaya yaklaştığınızı belli ediyordu sanki Trakya şehirleri size. Bir dahaki sefere daha uzun gelmek üzere yine şehir merkezinde motorumla küçük bir tur atıp bir Taksici Abi’den tavsiyeyle köy yolları üzerinden Edirne’ye yola çıktım. Ve o yolun güzelliği ve verdiği sürüş keyfinin tadı damağımda kaldı. Bu keyifli yolun zaman zaman durup fotoğrafını çekmeyi de ihmal etmiyordum tabii.

O harika sürüş esnasında minik bir mola yapıp Karakarga’yı da pozladım.

Keyifle sürdüğüm bu yoldan sonra Edirne’ye giriş yaptım. Ve hemen klasik tabela pozunu tarihe geçirdim.

 

Edirne’ye daha ilk girişte bile büyük ve tarihi bir şehre geldiğini anlıyor insan. Şehrin girişinden itibaren pek çok tarihi yapıya rastlıyorsunuz.

Bu arada daha şehrin dış kısmındayken uzaktan bütün ihtişamıyla görünen Selimiye Camii’nden de gözünüzü alamıyorsunuz.

Öyle bir yere yapmış ki Koca Sinan eserini, adeta şehrin üstüne bir azamet sembolü gibi oturmuş Selimiye. Zaten bu yolculukta en çok görmeyi istediğim yer, belki de yolculuğun nihai amacı da Selimiye’ydi benim için. Açıkçası, tamamen Mimar Sinan’a ve eserlerine duyduğum hayranlıktan.

Öncelikle Üç Şerefeli Camii’nin karşısındaki han’ın arka tarafında bulduğum yere motorumu park ediyorum. Sonra da Selimiye’yi keşfetmek için yürümeye başlıyorum, ama tam karşımda duran üç şerefeli camii’den de bir kaç poz almamak olmazdı tabii ve onu da resmettim emektar makinamla.

Üç Şerefeli Camii…


Ardından hedefim Selimiye…

Sonrasında Koca Sinan’ı arkasına aldığı muhteşem eseriyle kadrajlıyorum.

Oradan da, daha bunca uzağındayken bile insanı inanılmaz etkileyen Selimiye’yi pozlamaya başlıyorum, utanmasam elimdeki iki makara filmide içine bile girmeden bitireceğim, ama kendime hakim olmaya çalışıyorum.

Ve gerçekten de içerideki harikalara da poz bıraktığıma pişman etmiyor Selimiye beni.

    Sadece Selimiye’si için bile, bir kez de olsa gelip görmeye değecek bir şehir Edirne, bunu rahatlıkla söyleyebilirim, ki daha neleri var içinde, benim gördüğümün dışında biliyorum. Onlara da başka zaman gelmek lazım diyerek fotoğraflamayı sürdürüyorum Mimar Sinan’ın bu ihtişam ve azamet sembolü harikasını.

İçeride ziyaret edenler olduğu kadar ibadet edenler de var. İnsan gördüğünün karşısında hayran kalıyor, kendisini bir karınca kadar küçük hissediyor. Zaten koskoca Dünya’da birer karınca kadar küçük değil miyiz aslında.

Hangimiz daha büyük ki diğerinden, birimizi diğerinden daha üstün kılan şey ne? Para mı? Şan, şöhret mi? Edindiği ama mezara götüremeyeceği mal, mülk mü? Kısacası dostlar hacet görmeye gittiğimizde hepimizden aynı ifrazat çıkmıyor mu? Nedir insanın insana ettikleri? Nedir bu caka, fiyaka, birinin diğerini hor görmesi?

Bedenimdeki tatlı yorgunluk ve kafamdaki bin düşünce ile bir süre oturup kalıyorum Selimiye’nin içinde. Burada dinlendiriyorum kendimi. Ve neyseki kimi yerlerde rastladığım gibi burada kendisini ilahi güce benden daha yakın hissedip de, beni hor gören ve sadece kılık kıyafetime ya da sakalımın şekline bakarak “senin burada ne işin var?” diye bakan gözler yok. İçerideki o muhteşem sanatı tarihe geçirmek, kişisel tarihime de, işte ben bunu da yaptım dedirtecek fotoğrafları çekmemi engelleyecek kimse de yok. Ne güzel.

İnsanın daha uzun oturası geliyor. Ama vaktim fazla değil. Tekrar gelmek üzere hareketlerimi özellikle ağırlaştırarak çıkıyorum dışarıya. Sonra avludan da bir kaç kare fotoğraf alıyorum.

Avlunun dışında bir kaç masadan oluşan ve sanırım vakıf mülkü olan bir kafede bir çay molası daha veriyorum.

Ve nihayet o çay molasında kendimi de fotoğraflamayı başarıyorum, etrafımda oturanların ne yapıyor bu adam dercesine garip bakışları arasında, ben de garip çıkmışım doğrusu.

Ardından Karakarga’nın yanına gidiyorum. Artık yola çıkmak lazım. Şehir çıkışında depoyu fulledikten sonra tam planladığım gibi 17.00 gibi şehirden ayrılıyorum.

Dönüş yolum için otobana girmem gerekiyor. Bu arada Edirne – İstanbul otobanında da ilk kez sürmüş oldum. Rahatlıkla söyleyebilirm ki şimdiye kadar sürdüğüm en güzel otobanlardan biri. Hem yeşili bol hem virajı. Bu sürüşün büyük kısmı karanlıkta olsa bile yine de zevkli geçti doğrusu.

Otoban sürüşünün ilk kilometrelerinde son bir poz kotarır mıyım diyerek Karakarga’yı günbatımında pozluyorum.

Sonrası biraz yorucu ve giderek tek düzeleşen bir gece yolculuğuna dönüşse de verdiğim çay molalarında içtiğim taze çaylarla renklenen bir otoban sürüşü oluyor.

İstanbul’da gişelere az kala inceden bir yağmur başlıyor ve onunla birlikte trafik de tabii. Yorgunluğumu ve ıslak zemini dikkate alarak hızımı oldukça düşürüyorum. Bu sayede sorunsuzca çıkıyorum otobandan ve şehire giriyorum.

Tam da planladığım gibi akşam saat 21:30′da evimin kapısından içeri giriyorum. Bedenim fazlasıyla yorgun olsa da ruhum müthiş bir tatmin ve başarının verdiği haz duygusu içinde duşun yolunu tutuyorum.

Çağrı “Cloud” Öztürk

12.11.2008 Rumeli Seferi
(İstanbul, Tekirdağ, Kırklareli, Edirne, İstanbul = 625km)

Devam edecek…